İyi günler sevgili blog. Bir süredir seni ihmal ettim biliyorum. Girdiğim zamanda duygularıma hakim olamamış ve içli yazılar yazdım. Ama benim de çeşitli nedenlerim vardı. Lafı fazla uzatmadan başıma gelenleri anlatayım.
İki hafta önce bir çarşamba akşamı evime doğru gidiyordum. Durakta, elimde bir brownie ile otobüs bekliyordum. Brownieyi paketinden çıkarmaya çalışırken bir kısmı elime yapıştı, durağın ortasında parmağımı emmek istemeyeceğim için sol elimle kağıt mendil aramaya başladım. Derken otobüs geldi, selpak aramayı bırakıp yapış yapış ellerimle içeri daldım. Otobüsten içeri girdiğimde, sadece iki kişilik boş yer olduğunu fark ettim, birinde kulağında walkmenle bir çocuk, diğerinde 16 yaşlarında, forması üstünde liseli bir kız vardı. Kişisel prensiplerim gereğince gidip kızın yanına oturdum. Allah’tan yarı uyur bir hali vardı ve elimle ağzımı kaplamış olan Brownie tabakası dikkatini çekmemişti. Çaktırmadan temizlenip kıza tarafa döndüm. Ama o çoktan tam uyur hale geçmişti. Ben de yoluma devam edeyim dedim.
Derken, inanılmaz bir şey oldu. Uykusunun arasında mırıldanmaya başladı kız. Sonra, bir anda, ani bir refleksle bana bir dirsek attı. O dirsek, normal bir dirsek değildi. Adeta uykunun içinden gelen bir yardım çığlığıydı, istem dışı dünyaya iletilen bir yalnızlık bildirisiydi, kalbinden kopan bir “ben korkuyorum” mesajıydı. O an kıza aşık olmuştum. Yalnızdı.
Sonra uyandı, nasıl başardım bilmiyorum ama, ona az önce uyurken sayıkladığını(yalandı) ve bana bi dirsek attığını (doğruydu) söyledim. Nasıl başardım bilmiyorum ama, bir süre sonra konuşmayı havadan sudan noktasına getirdim. Ve nasıl başardım bilmiyorum ama, son durağa gelmeden telefonunu aldım.
Ertesi gün çıkmaya başladık, lise çıkışı sabit görüşme saatimizdi. İnanılmaz günler yaşıyorduk, geceleri telefonda 2 saat 17 dakikadan aşağı konuşmuyorduk, mutluyduk, o bank senin bu bank benim oturuyorduk, zevkin doruklarındaydık, Kinder Bueno yiyorduk.
Genelde çok iyi anlaşıyorduk, arada bir Nokia 3310 kullananların geri kafalı olduğunu söylemek gibi çocukça davranışlarda bulunsa da genelde tolere edilebilir bir insandır.
Adının Gülse olduğunu 4 gün sonra öğrendim. Ama umurumda değildi, adı Züberbühler de olsa ona olan sevgim değişmeyecekti, bana dirsek atmıştı.
Her şeyin bu kadar iyi gitmesi normal bir şey değildi. Bu mutluluk süresinin bitmemesi için sürekli dua ediyordum. Üç, dört, beş gün derken bir süre sonra rehavete kapılıp dua etmeyi bıraktım. Pek alakası var mı bilmiyorum ama, ikinci haftamızda korkunç bir olay bizi bekliyordu.
İstiklal caddesinden aşağı yürürken bir mağazada çalan Hakan Altun şarkısı üzerine, bu adamın ne kadar anlamlı şarkı sözleri yazdığını belirten bir cümle kurdu. İşte bu, katiyetle reddedeceğim ender şeylerden biriydi. Ama bunu dile getirdiğim anda karşımdakinin “Hade len, sen ne anlarsın” diyerek göbeğime doğru bir dirsek atacağını tahmin edemezdim.
Bana dirsek atmıştı. Ama o dirsek, normal bir dirsek değildi. Adeta içten kopan bir seviyesizlik çığlığıydı, istem dışı bana iletilen bir “asıl yüz” bildirisiydi, kalbinin derinliklerinden gelen bir “bana yüz verirsen işte böyle cıvırım” mesajıydı. O an Gülse’yi terk ettim.
Sonra çok pişman olmuştum ama o dakikadan sonra işin işten geçmesi işten bile değildi. Telefonlarıma cevap vermiyordu, msnden beni engellemişti. Bir daha görüşemeyecektik.
Yani bu yaşadığımdan şunu anladım ki, hayat bazen insana böyle absürd davranıyor, aynı bankta bir saatten uzun süre oturmak böbrek için hiç de yararlı olmuyor, Nokia 3310 kullananlar hiç de geri kafalı değil, Hakan Altun baya baya gereksiz şarkı sözleri yazıyor ve eğer otobüse binecekseniz sakın brownie yemeyin, çok pis ele yüze yapışıyor.
Ayrıca,
Eğer bir insana sırf size dirsek attı diye aşık oluyorsanız,
sonra gidip sırf dirsek attı diye ayrılabiliyorsunuz. Yapmayın.
İyi geceler sevgili blog.
Sunday, January 28, 2007
Wednesday, January 17, 2007
Bir Şiir
Geçen gün yolda yürüyor ve walkmenimden The Specials ın best of albümünü dinliyorken bir mağazanın duvarında -duvar dediğim, iki büyük vitrin arasında, 20 cm genişliğindeki kolon oluyor- ilginç bir yazıya rastladım. Kolona bir şiir yazılmıştı. Anlaşılan o ki, mağazanın sahipleri vitrnilerin estetiği arasındaki bu eğreti alanı boş bırakmak istememişti.
Şiiri okur okumaz beynimden vurulmuşa döndüm, ürperdim, titremeye başladım. Bunlar normalde çeşitli yazı sitelerinde okur ama anlam veremezdim. bu sefer gerçekten başıma gelmişti, demek ki haklılardı. Stendhal haklıydı. Bayılacak gibi olmuştum. O sırada yanımdan geçmekte olan insanlardan destek aldım. Ve şiire tekrar baktım. Tek kelimeyle olağanüstüydü. Duygular, istekler, arzular ancak bu kadar net, bu kadar duru anlatılabilirdi. Bir hayal, ancak bu kadar güzel çizilebilirdi tüm hatlarıyla. Şimdi izninizle, mağazanın kolonunda gördüğüm o meşhur şiiri buraya da yazmak istiyorum:
" Mağazamızda,
çalışmak üzere,
tecrübeli,
deneyimli,
yabancı dil bilen,
hesaplama yapabilen,
öğrenimini,
bitirmiş,
20 yaşını
geçmiş,
kalifiye,
bayan,
eleman,
aranıyor,
Müracaat;
Tel:
251
61
71..."
Gerçekten muhteşem, yani konuya bakınca, gayet düz bir şekilde de anlatılabilirdi gibi geliyor. Ama manzum olarak aktarılması, o betimlemeler, o arzunun, isteğin yansıtılması, sonlara doğru gelen kafiye kullanımı... İnanılmaz bir yazıydı. Hayatım boyunca unutamayacağım. Teşekkür ediyorum tekrar yazarına. Ellerine sağlık.
Şiiri okur okumaz beynimden vurulmuşa döndüm, ürperdim, titremeye başladım. Bunlar normalde çeşitli yazı sitelerinde okur ama anlam veremezdim. bu sefer gerçekten başıma gelmişti, demek ki haklılardı. Stendhal haklıydı. Bayılacak gibi olmuştum. O sırada yanımdan geçmekte olan insanlardan destek aldım. Ve şiire tekrar baktım. Tek kelimeyle olağanüstüydü. Duygular, istekler, arzular ancak bu kadar net, bu kadar duru anlatılabilirdi. Bir hayal, ancak bu kadar güzel çizilebilirdi tüm hatlarıyla. Şimdi izninizle, mağazanın kolonunda gördüğüm o meşhur şiiri buraya da yazmak istiyorum:
" Mağazamızda,
çalışmak üzere,
tecrübeli,
deneyimli,
yabancı dil bilen,
hesaplama yapabilen,
öğrenimini,
bitirmiş,
20 yaşını
geçmiş,
kalifiye,
bayan,
eleman,
aranıyor,
Müracaat;
Tel:
251
61
71..."
Gerçekten muhteşem, yani konuya bakınca, gayet düz bir şekilde de anlatılabilirdi gibi geliyor. Ama manzum olarak aktarılması, o betimlemeler, o arzunun, isteğin yansıtılması, sonlara doğru gelen kafiye kullanımı... İnanılmaz bir yazıydı. Hayatım boyunca unutamayacağım. Teşekkür ediyorum tekrar yazarına. Ellerine sağlık.
Thursday, January 11, 2007

Bugün tahripkar bir gün sevgili Blog.
Beni bırakıp geriyebakışsızca gidişinden öte 30 takvim yaprağı istihlakına takdim etti öğleler kendini. Biteviye us'uma tırmanıyorsun artık, çareliklerini elinin altına almış, dingin rüzgara basarak yürüyen, ezinçli bir kedi gibi. İlenemeden, babaç adımlarını biperva savuran gerilla lahzalara, ürkek bir ceylana dönüşüp(Cahit Zarifoğlu), bakışmıklarımızı sırtıma yükleyeyazar gibi, kaçarım herkesten (Sezai Karakoç) ferasetimin nazik penceresine. Ancak bu bitirir azabı, ivediyle bendime –ne kadar ben(d)im ise o- serilen o anık -tanvakti, geceyarısı, ıstırap(Paul Mccartney) ritüellerinin keskin bilmişlik kokusunu. Yine de dimağımdan kayan, bugün hiçbir şey yemeyeceğime dair, yeğin inancımın eğrice yansıtılmış mahsun halini, alıp götüren bir “Taze Balık” cümlesi (Pazarcı Nusret), bu sela vaktini tüm -temelsiz alışkanlıklarımın bayat temsilini saymazsak- yetirilinibilirlikliğiyle, elinden tutup güneşe sürüklüyordu. Ta ki yolun tutulmuşluğu bir lav adreskenliğiyle elimi tutana kadar..... ... .- .... .. . .&. .... ()()()()()()() ,,, .... , ., . ,!!!
Beni bırakıp geriyebakışsızca gidişinden öte 30 takvim yaprağı istihlakına takdim etti öğleler kendini. Biteviye us'uma tırmanıyorsun artık, çareliklerini elinin altına almış, dingin rüzgara basarak yürüyen, ezinçli bir kedi gibi. İlenemeden, babaç adımlarını biperva savuran gerilla lahzalara, ürkek bir ceylana dönüşüp(Cahit Zarifoğlu), bakışmıklarımızı sırtıma yükleyeyazar gibi, kaçarım herkesten (Sezai Karakoç) ferasetimin nazik penceresine. Ancak bu bitirir azabı, ivediyle bendime –ne kadar ben(d)im ise o- serilen o anık -tanvakti, geceyarısı, ıstırap(Paul Mccartney) ritüellerinin keskin bilmişlik kokusunu. Yine de dimağımdan kayan, bugün hiçbir şey yemeyeceğime dair, yeğin inancımın eğrice yansıtılmış mahsun halini, alıp götüren bir “Taze Balık” cümlesi (Pazarcı Nusret), bu sela vaktini tüm -temelsiz alışkanlıklarımın bayat temsilini saymazsak- yetirilinibilirlikliğiyle, elinden tutup güneşe sürüklüyordu. Ta ki yolun tutulmuşluğu bir lav adreskenliğiyle elimi tutana kadar..... ... .- .... .. . .&. .... ()()()()()()() ,,, .... , ., . ,!!!
Yani, geçen ay buzdolabımı sattığımdan beri ilk kez bugün balık yedim, ama bayat çıktı. Nusret abi, Allah belanı versin.
İyi Geceler Sevgili Blog.
Saturday, December 30, 2006
Şibumi

Bugün berbat bir gündü sevgili blog.
Aslında her şey güzel başlamıştı. Sosyomat'tan tanıştığım bir kızla buluştum Taksim'de. Çay filan içtik, sinemaya gitmeyi düşündüğünü söyledi, kimsenin uğramadığı şu dandik filmlerden biri olursa gelebileceğimi söyledim, popüler bir film izlemeyi düşündüğünü söyledi, karanlık ve yalnızken sinema keyfinin daha çok artacağını düşündüğümü söyledim, benim azılı bir sapık olduğumu düşündüğünü söyledi. Ve ayrıldık. Gayet mantıklı davranıyorduk.
Günü geri kalanı için pek bir plan yapmadığım için zaman geçirmek adına Casino Royale filmine gittim. Dünya üzerinde hala "My name is Bond, James Bond" kalıbından etkilenen birilerinin yaşadığını fark etmiş oldum. Neyse, filmin arasında salondan çıktım.
Aslında her şey güzel başlamıştı. Sosyomat'tan tanıştığım bir kızla buluştum Taksim'de. Çay filan içtik, sinemaya gitmeyi düşündüğünü söyledi, kimsenin uğramadığı şu dandik filmlerden biri olursa gelebileceğimi söyledim, popüler bir film izlemeyi düşündüğünü söyledi, karanlık ve yalnızken sinema keyfinin daha çok artacağını düşündüğümü söyledim, benim azılı bir sapık olduğumu düşündüğünü söyledi. Ve ayrıldık. Gayet mantıklı davranıyorduk.
Günü geri kalanı için pek bir plan yapmadığım için zaman geçirmek adına Casino Royale filmine gittim. Dünya üzerinde hala "My name is Bond, James Bond" kalıbından etkilenen birilerinin yaşadığını fark etmiş oldum. Neyse, filmin arasında salondan çıktım.

Otobüse binip evime dönmeye niyetlendim. Eve gidip E.R. dizisini izlemediğim bölümlerini bitirecektim.
72t numaralı otobüse bindim ve boş bulbuğum bir yere oturdum, telefonun radyosundan k rock 94.5i açıp kulaklıklarımı taktım. Çantamdan aylardır okumakta olduğum "Şibumi" isimli kitabı çıkartıp okumaya başladım.
Bir kaç durak sonra bir kız oturdu yanımda, uzun sarı saçlı, küçük burunlu bir kızdı. Elindeki poşetten bir kitap çıkarttı; çıkardığı kitap Şibumi'ydi. Benim elimdeki aynı isimli kitaba bakıp gülmeye başladı, bu ne hoş bir tesadüftü böyle, ben de Trevanian hayranıydım.
Derken 30-40 saniyelik konuşmamızı bitirip radyolarımıza döndük tekrar, onun da kulağında kulaklık vardı. Bir 5 dakika sonra k Rock'ta "The Fratellis - Whistle for the choir" çalmaya başladı. İşte bu benim şarkım diyerek kitabı bırakıp geriye yaslanmıştım ki, bir de ne göreyim: bizim kız eline kağıt kalem almış bir şeyler yazıyor. "Lonely" yazıyor, "stupid girl" yazıyor. "you laugh i cry" yazıyor. Aman tanrım, kız benimle aynı frekanstaydı ve radyoda duyduğu şarkının(Whistle for the choir) sözlerini yazıyordu, anlaşılan şarkıyı çok beğenmişti. Ben de bu şarkıyı böyle bulmuştum, önce duyduğum sözleri bi kağıda yazmış, sonra google'dan aratmış ve en sonunda limewire'dan indirmiştim.
"The Fratellis" diye atladım, "aradığınız şarkı fratellisin,ben de aynı radyoyu dinliyorum şu an." Kız çok şaşırdı, o da benim gibi ruh ikizinin yanında oturduğunu düşünüyordu. O dakikadan sonra konuşmaya başladık ve otobüs son durağa gelene kadar durmadan konuştuk. Telefon numarasını istedim, önce biraz nazlandıysa da, sonunda almayı başardım. Son durağa geldiğimde ve inip biraz yürüdükten sonra yollarımızı ayırdığımızda, içimi bir huzur kapladı. Bu akşamım çok mutlu geçecekti.
Yollarımız ayrıldıktan sonra kızı takip etmeye başladım, bir süre sessiz bir şekilde yürüdü, sonra bir anda yavaşladı. Derken sakallı bir adam kıza doğru yanalmaya başladı. Kız daha ne olduğunu anlamadan dudaklarına yapışıverdi adam. Kızın kaçıp kurtulmaya çalışacağını düşünürken, bilakis kızın bundan memnun göründüğünü fark ettim. Şaşılacak şeydi. Sonra bir adım geri çekilip adamla konuşmaya başladı. Ardından tekrar sarıldılar. Hımm, sevgiliydiler galiba...
Neyse işte, şimdi eve geldim ve televizyonumun kumandasının bozuk olduğunu fark ettim. Demem o ki, insanlardan nefret ediyorum.
İyi geceler sevgili Blog.
72t numaralı otobüse bindim ve boş bulbuğum bir yere oturdum, telefonun radyosundan k rock 94.5i açıp kulaklıklarımı taktım. Çantamdan aylardır okumakta olduğum "Şibumi" isimli kitabı çıkartıp okumaya başladım.
Bir kaç durak sonra bir kız oturdu yanımda, uzun sarı saçlı, küçük burunlu bir kızdı. Elindeki poşetten bir kitap çıkarttı; çıkardığı kitap Şibumi'ydi. Benim elimdeki aynı isimli kitaba bakıp gülmeye başladı, bu ne hoş bir tesadüftü böyle, ben de Trevanian hayranıydım.
Derken 30-40 saniyelik konuşmamızı bitirip radyolarımıza döndük tekrar, onun da kulağında kulaklık vardı. Bir 5 dakika sonra k Rock'ta "The Fratellis - Whistle for the choir" çalmaya başladı. İşte bu benim şarkım diyerek kitabı bırakıp geriye yaslanmıştım ki, bir de ne göreyim: bizim kız eline kağıt kalem almış bir şeyler yazıyor. "Lonely" yazıyor, "stupid girl" yazıyor. "you laugh i cry" yazıyor. Aman tanrım, kız benimle aynı frekanstaydı ve radyoda duyduğu şarkının(Whistle for the choir) sözlerini yazıyordu, anlaşılan şarkıyı çok beğenmişti. Ben de bu şarkıyı böyle bulmuştum, önce duyduğum sözleri bi kağıda yazmış, sonra google'dan aratmış ve en sonunda limewire'dan indirmiştim.
"The Fratellis" diye atladım, "aradığınız şarkı fratellisin,ben de aynı radyoyu dinliyorum şu an." Kız çok şaşırdı, o da benim gibi ruh ikizinin yanında oturduğunu düşünüyordu. O dakikadan sonra konuşmaya başladık ve otobüs son durağa gelene kadar durmadan konuştuk. Telefon numarasını istedim, önce biraz nazlandıysa da, sonunda almayı başardım. Son durağa geldiğimde ve inip biraz yürüdükten sonra yollarımızı ayırdığımızda, içimi bir huzur kapladı. Bu akşamım çok mutlu geçecekti.
Yollarımız ayrıldıktan sonra kızı takip etmeye başladım, bir süre sessiz bir şekilde yürüdü, sonra bir anda yavaşladı. Derken sakallı bir adam kıza doğru yanalmaya başladı. Kız daha ne olduğunu anlamadan dudaklarına yapışıverdi adam. Kızın kaçıp kurtulmaya çalışacağını düşünürken, bilakis kızın bundan memnun göründüğünü fark ettim. Şaşılacak şeydi. Sonra bir adım geri çekilip adamla konuşmaya başladı. Ardından tekrar sarıldılar. Hımm, sevgiliydiler galiba...
Neyse işte, şimdi eve geldim ve televizyonumun kumandasının bozuk olduğunu fark ettim. Demem o ki, insanlardan nefret ediyorum.
İyi geceler sevgili Blog.
Friday, December 29, 2006
Baklava
Bugün babamın bana ilk dayak atışını izledim. Bundan 15 yıl önce. Adam bana attığı tüm dayakları kamerayla kaydetmiş. Dikkatli izleyenler müthiş açılar yakalayabiliyor gerçekten. Işık kullanımı da çok iyi. Takdir ettim kendisini.
Babam bir sergide kuratör olarak çalışıyor şu an. Onun babası -benim dedem- ise efsanevi bir kişilikmiş. Size sonra onun hikayesinden bahsedeceğim.
Yararlı bir bilgi: Eğer bir şarkıyı beğendiyseniz, ve sözlerine baktıktan sonra "aa inanılmaz, sözleri de durumuma tam uyuyor. Muhteşem, hayatımın şarkısı bu" diyorsanız, sizi temin ederim ki, yeryüzünde yazılmış şarkıların %90 ı zaten durumunuza uyuyor.
Mesela, en basitinden "yoğurt koydum dolaba" türküsünü ele alalım:
"Yoğurt Koydum dolaba ellere vay
Yine başım kalaba, yine başım kalaba ellere vay"
Bu türkü rahatlıkla "yeni bir sevgili edinen ancak bu sevgilinin talibinin/seveninin çok olduğunu öğrenen bir adamın trajedisi" olarak okunabilir. Benzer bir tema David Byrne - Everyone's in love with you şarkısında vardır. Ancak yoğurt koydum dolaba türküsünün bu şarkıdan tek farkı, farklı okumalara-altmetinlere açık, metaforik anlatım biçimindedir.
Gördüğünüz gibi bugün hiç keyfim yok. Arkadaşlar çağırdı, birazdan dışarı çıkacağız.
Kafam karışık
ve inanılmaz derecede midem bulanıyor.
İnsanların çıkarları uğruna yüzlerini pasif ve iyiniyetli rengine boyayıp içlerindeki doymak bilmez egoisti saklamaları yüzünden mi,
yoksa akşam pilavüstü patlıcanın ardından yediğim, halis muhlis ev baklavaları yüzünden mi,
inanın,
bilmiyorum.
Babam bir sergide kuratör olarak çalışıyor şu an. Onun babası -benim dedem- ise efsanevi bir kişilikmiş. Size sonra onun hikayesinden bahsedeceğim.
Yararlı bir bilgi: Eğer bir şarkıyı beğendiyseniz, ve sözlerine baktıktan sonra "aa inanılmaz, sözleri de durumuma tam uyuyor. Muhteşem, hayatımın şarkısı bu" diyorsanız, sizi temin ederim ki, yeryüzünde yazılmış şarkıların %90 ı zaten durumunuza uyuyor.
Mesela, en basitinden "yoğurt koydum dolaba" türküsünü ele alalım:
"Yoğurt Koydum dolaba ellere vay
Yine başım kalaba, yine başım kalaba ellere vay"
Bu türkü rahatlıkla "yeni bir sevgili edinen ancak bu sevgilinin talibinin/seveninin çok olduğunu öğrenen bir adamın trajedisi" olarak okunabilir. Benzer bir tema David Byrne - Everyone's in love with you şarkısında vardır. Ancak yoğurt koydum dolaba türküsünün bu şarkıdan tek farkı, farklı okumalara-altmetinlere açık, metaforik anlatım biçimindedir.
Gördüğünüz gibi bugün hiç keyfim yok. Arkadaşlar çağırdı, birazdan dışarı çıkacağız.
Kafam karışık
ve inanılmaz derecede midem bulanıyor.
İnsanların çıkarları uğruna yüzlerini pasif ve iyiniyetli rengine boyayıp içlerindeki doymak bilmez egoisti saklamaları yüzünden mi,
yoksa akşam pilavüstü patlıcanın ardından yediğim, halis muhlis ev baklavaları yüzünden mi,
inanın,
bilmiyorum.
İyi Geceler...
Thursday, December 28, 2006
Adım Eren. Eren Altık.
Bugün böbreğimi aldılar.
Açıkçası pek korkmadım ameliyat masasına giderken. Hatta “böbreğini vermek istediğine emin misin?” diye sorduklarında neredeyse “alın canım, ne işime yarıyor ki zaten” diyecektim. Ama korktum. Çünkü bunu deseydim, diğer böbreğim de “alınabilirdi”.
Hah-hah. Yaparım bazen böyle espriler. Ama narkozun altında 2.5 saat süren ameliyat sırasında aynı mizah duygusunu taşıdığımı zannetmiyorum. Kalktığımda hatırladığım iki şey, çişimi tutamadığım ve artık hayatımda büyük bir boşluk olduğuydu.
İşte bu yüzden Blog yazıyorum.
Hayatımda bir boşluk olduğu için.
Ve çişimi tutamadığım için tabi.
Bu arada hayatın berbat olduğunu söylemek istiyorum huzurlarınızda.
Mesleğim öğrencilik. Ne kadar şaşırtıcı di mi? Blog yazarı bir öğrenci. Ama merak etmeyin size bu sayfalarda asla “bugün okulda öğretmen çocuğun birine bezelye beyinli dedi, çok sinirlendim” gibi şeyler anlatmayacağım. Zaten derslere girmediğim için böyle şeyler de görmemiş oluyorum.
Bir gün hocanın biri bana gelip “Neden derslere girmiyorsun Eren” dedi. “Çünkü sen giriyorsun” dedim. Çok sinirlendi. Hemen elinden bir kağıt çıkartıp bana sıfır verdi Bunu neden yaptı anlamadım. Doğru cevabı vermiştim oysa.
Neyse, blog yazmamın nedenlerinden biri de, hayat felsefemi insanlarla paylaşmam. Aslında henüz hayat felsefem diye bir şey yok. Ama yine de paylaşacağım.
Mesela eski kız arkadaşım, kendisinin hayata dair çok sağlam düşünceleri vardı. Hele ki Kappa marka eşofmanlar hakkında. Hayatın berbat olduğunu bir kez daha hatırlatarak anlatayım:
Mağazadaydık. Ve Selin(eski kız arkadaşım) kendine eşofman seçiyordu. Bir, iki, üç, dört derken tam 19 tane eşofman denemişti. 20.yi deneyecekken bir anda durdu. Bir tür bilgelik gelmişti kıza. “Biliyor musun?” dedi bana. “İnsanların her biri de tıpkı birer kappa eşofman gibi. Bazısı kalçanı anlamsızca havaya kaldırır, bazısı sana yapışır, hayatını zehir eder, kimi eşofman ise sana bol gelir, taşıyamazsın. Ama yine de giymediğin milyonlarca eşofman vardır. Vitrinlerde görür bakarsın. Merak edersin hepsini, denemek istersin. Ama bazılarına para yetmez, ulaşamazsın. Hayatın boyunca ulaşamazsın. Öylece orada durup hayatını zehir ederler. Eline ise, denemek için bütçene uygun birkaç tane eşofman gelir ve hepsi de seni böyle gıcık eder işte.”
Vay be, çok derin bir felsefeydi. Açıkçası böylesine felsefi derinliği olan bir kızla çıkmaya devam edemezdim. O gün, o mağazada Selinden ayrılmaya karar verdim. Onun da aynı fikirde olduğunu düşünüyordum. Tesadüfe bakın ki zaten o da bundan 40 dakika önce benden ayrılmaya karar vermişti. Aslında teorik olarak ayrılmamıştık. Ama pratik olarak çekip gitmişti. Kendime geldiğimde hatırladığım iki şey, eşofman deneme görevini üzerime aldığım ve artık hayatımda bir boşluk olduğuydu.
İşte bu yüzden Blog yazıyorum.
Hayatımda bir boşluk olduğu için.
İlk blog için bu kadar yeter. Zira ileride yazılar eklendikçe bu blog altta kalacak, okurlarımın çoğu bu kısmı kaçırmış olacak. İleride bomba gibi haberlerle geri dönmek üzere gidiyorum, şimdilik hoşçakalın.
Bu arada, hayat berbat...
Bugün böbreğimi aldılar.
Açıkçası pek korkmadım ameliyat masasına giderken. Hatta “böbreğini vermek istediğine emin misin?” diye sorduklarında neredeyse “alın canım, ne işime yarıyor ki zaten” diyecektim. Ama korktum. Çünkü bunu deseydim, diğer böbreğim de “alınabilirdi”.
Hah-hah. Yaparım bazen böyle espriler. Ama narkozun altında 2.5 saat süren ameliyat sırasında aynı mizah duygusunu taşıdığımı zannetmiyorum. Kalktığımda hatırladığım iki şey, çişimi tutamadığım ve artık hayatımda büyük bir boşluk olduğuydu.
İşte bu yüzden Blog yazıyorum.
Hayatımda bir boşluk olduğu için.
Ve çişimi tutamadığım için tabi.
Bu arada hayatın berbat olduğunu söylemek istiyorum huzurlarınızda.
Mesleğim öğrencilik. Ne kadar şaşırtıcı di mi? Blog yazarı bir öğrenci. Ama merak etmeyin size bu sayfalarda asla “bugün okulda öğretmen çocuğun birine bezelye beyinli dedi, çok sinirlendim” gibi şeyler anlatmayacağım. Zaten derslere girmediğim için böyle şeyler de görmemiş oluyorum.
Bir gün hocanın biri bana gelip “Neden derslere girmiyorsun Eren” dedi. “Çünkü sen giriyorsun” dedim. Çok sinirlendi. Hemen elinden bir kağıt çıkartıp bana sıfır verdi Bunu neden yaptı anlamadım. Doğru cevabı vermiştim oysa.
Neyse, blog yazmamın nedenlerinden biri de, hayat felsefemi insanlarla paylaşmam. Aslında henüz hayat felsefem diye bir şey yok. Ama yine de paylaşacağım.
Mesela eski kız arkadaşım, kendisinin hayata dair çok sağlam düşünceleri vardı. Hele ki Kappa marka eşofmanlar hakkında. Hayatın berbat olduğunu bir kez daha hatırlatarak anlatayım:
Mağazadaydık. Ve Selin(eski kız arkadaşım) kendine eşofman seçiyordu. Bir, iki, üç, dört derken tam 19 tane eşofman denemişti. 20.yi deneyecekken bir anda durdu. Bir tür bilgelik gelmişti kıza. “Biliyor musun?” dedi bana. “İnsanların her biri de tıpkı birer kappa eşofman gibi. Bazısı kalçanı anlamsızca havaya kaldırır, bazısı sana yapışır, hayatını zehir eder, kimi eşofman ise sana bol gelir, taşıyamazsın. Ama yine de giymediğin milyonlarca eşofman vardır. Vitrinlerde görür bakarsın. Merak edersin hepsini, denemek istersin. Ama bazılarına para yetmez, ulaşamazsın. Hayatın boyunca ulaşamazsın. Öylece orada durup hayatını zehir ederler. Eline ise, denemek için bütçene uygun birkaç tane eşofman gelir ve hepsi de seni böyle gıcık eder işte.”
Vay be, çok derin bir felsefeydi. Açıkçası böylesine felsefi derinliği olan bir kızla çıkmaya devam edemezdim. O gün, o mağazada Selinden ayrılmaya karar verdim. Onun da aynı fikirde olduğunu düşünüyordum. Tesadüfe bakın ki zaten o da bundan 40 dakika önce benden ayrılmaya karar vermişti. Aslında teorik olarak ayrılmamıştık. Ama pratik olarak çekip gitmişti. Kendime geldiğimde hatırladığım iki şey, eşofman deneme görevini üzerime aldığım ve artık hayatımda bir boşluk olduğuydu.
İşte bu yüzden Blog yazıyorum.
Hayatımda bir boşluk olduğu için.
İlk blog için bu kadar yeter. Zira ileride yazılar eklendikçe bu blog altta kalacak, okurlarımın çoğu bu kısmı kaçırmış olacak. İleride bomba gibi haberlerle geri dönmek üzere gidiyorum, şimdilik hoşçakalın.
Bu arada, hayat berbat...

Subscribe to:
Comments (Atom)
